Ceylan

Ceylan gitti
Günler birbiri ardına devrildi akşamlara
Kim bilir, daha kaç gün devrilecek?

 

“Buhûrumeryem”, 9 Şubat 1995 Perşembe

Bir hafta önce Kayseri’ye gittim döndüm bir yığın dergi ve kitapla.
Bu aşırı soğuklarla birlikte Toroslarda, bozkırda, İç Anadolu’da, belki
Yozgat’ta kışlayan ‘kızıl ardıç’ kuşu muyum ya da kervan çulluğu mu? Bir
bilsem. Bildiğim şey Kırağı şiir dergisinin 15 OCAK – 28 ŞUBAT 1995
sayısının bugün geldiği… Varolasın Tayyib Atmaca! Evet dergi elimde ve
sayfaları şair Burhan Sakallı’nın “Mor Cepkenli Şiir”iyle açılıyor: “siyah
bir çavdar ekmeğini bin bölüşüp / acılara hatıl: eylediğimiz günlerde / çelik
çomağı bırakıp / eli kalem tutar olmuşum / anam şair olma oğul demiş /
anama inat / tetik düşürmüşüm şiire / şair olmuşum.”
Hakkı Yanık, Ali Büyükçapar da şiirleriyle dergide.
Mehmet Narlı, “Şiir Üzerine – VI”, seri yazısında yine imgeyi değerlendirmeye
çalışmış. Tayyib Atmaca, Mustafa Pınarbaşı ile söyleşmiş. Cevat
Akkanat, Şiirin İpek Sesi – IV yazı dökümünde, Adam Sanat 1994 Yıllığı’nı
eleştirmiş. Yerinde bir eleştiri.
Dergiden, en son: “Ah! Canım annem, kara inmiş gözlerini tütsülüyor
buhurumeryemle / Hıçkırıklarla süslüyor gurbetin bir ucunda yazlarını, kış-
larını” ya da “Kayalardan mucizevi sıçrayışlarla inerken bir geyik sürüsü /
İlhami Çiçek diye işliyor ölümsüzlük kitabesini karelere / Hüsün terzisi” dizeleriyle
devam eden İlhami Çiçek’e ithaf ettiğim “Satranç Dersleri” şiirimi
okuyorum kendi kendime.

Annemi göz doktoruna götürdük. “Bulanık görüyorum doktor bey!”
dedi. O da “Buğulanmış bir camın arkasından bakıyor gibi teyze?” dedi.
Annemim cevabı “Evet!” olunca, teşhis kondu: Katarak!
Bu anı şiirime taşıdım. Üstteki dizelere.

***

Geçen hafta aldığım kitaplardan birinin adı: Buhurumeryem! Şair Lale
Müldür’ün beşinci şiir kitabı. Bende aynı isimli ikinci kitap oldu bu. İlki
Kamuran Şipal’in hikâye kitabı Buhûrumeryem’iydi!
Buhurumeryem, şiirde benim de kullandığım bir kelime. İlk kez Behçet
Necatigil’in şiirinde görmüştüm, onun bir şiirinde. Sonra Kamuran Şipal’in
Buhurumeryem’ini aldım. Şimdi de şu an elimde olan Lale Müldür kitabı.
İşte buhurumeryem yoğunluğu beni bu günlüğümü yazmaya sevk eden.
Buhurumeryem hakkında biraz bilgim vardı. Büyük Türk Klasikleri’nin
Özel Terimler ve Adlar Sözlüğü, Cemal Kurnaz Hocamın Ahmet Talât
Onay’dan hazırladığı Eski Türk Edebiyatında Mazmunlar ile İskender
Pala’nın Ansiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü’nden anlamını ve divan şiirinde
mazmun olarak nasıl kullanıldığını okumuştum.
Şimdi bu bilgileri defterime yazıyorum. Sonra bu bilgiler ışığında Beh-
çet Necatigil’i, Kamuran Şipal’i ve Lale Müldür’ü okumak istiyorum.

***

Buhurumeryem nedir?
Buhurumeryem, bir çiçek adı… Sıklamen de deniyor, tavşankulağı da.
Anladığım kadarıyla yetişmesi kolay olmadığı gibi çabuk soluveren bir
çiçek. Yapraklarından biri hafifçe sararmaya görsün gözümüzün önünde adı
gibi buhur olup erir, yokolur. Yetiştirilmesi de kolay olmayan bir çiçekmiş.
Kırmızı, pembe, mor, beyaz çiçekleri, kalp şeklindeki yaprakları pek nazlı-
dır. Eski çağlardan beri yumrusu yenen bu çiçeğin yapraklarından da buhur
(tütsü) elde edilirmiş.
Şimdilerdeyse şiire girmiş, şiir geleneğimizde imge olmuş, şiir kitabı-
na, hikâye kitabına ad olmuş güzelim Buhurumeryem unutulmuş, daha çok
sıklamen kullanılıyor.
Behçet Necatigil hoca olsa ne düşünürdü buhurumeryemin bu unutulmuşluğuna?

***

“Buhurumeryem”, divan şiirinde bir çiçek isminden ziyade ‘masumiyet,
koku ve bir güzellik’ anlamıyla bir mazmun, bir motif olarak kullanılmıştır.
“Buhurumeryem”, divan şiirinde, örneğin Baki’de kullanılmış bir motiftir;
‘bir koku, bir güzellik’ anlamında kullanılmıştır. Meryem’den bir koku,
Meryem’in eli, Meryem buhuru!
Bu konuda anlatılanlara bakılırsa Hazreti Meryem, Hazreti İsa’nın do-
ğumu sırasında ağrının şiddetinden bu çiçeğin ağacını tutmuş, bundan dolayı
çiçek de pençe şeklinde zuhur etmiştir.
Ondandır masumiyetin, temizliğin ve saflığın çiçeği oluşu…
Bâkî bu çiçeği şöyle imgeleştirir:
“Erişti hakten bûy-ı buhur-i Meryem eflâke
Muattar eyledi göklerde dâmân-ı Mesihâ’yı”
(Buhur-ı Meryem’in kokusu yerden göklere erişti. İsâ’nın eteğini kokulara
boyadı.)
Başka bir dizesinde de şöyle der Bâkî:
“Dem-i İsâ dirilir bûy-i buhûr-ı Meryem” (Buhur-ı Meryem’in kokusu
İsâ’nın nefesi gibi toplanır, hayat bulur.)
Bu inanışa göre ebeler, kadınların doğum sancıları çektiği esnada, bu
çiçeği suya atarlar ve böylece doğumun kolaylaşacağına inanırlarmış.
Yine bir başka bilgiye göre günlük ve tütsü olarak kullanılan buhurumeryem,
eski tıpta safradan başı ağrıyan, gözleri kararan ya da gözlerine
perde inen (katarak) ya da midesi bulanan hastalar için kökü bal ve sirkeyle
karıştırılarak ilaç diye verilirmiş.
Annemim gözlerine inen perde (katarak) için de buhurumeryem gerek!

***

Halk arasında “devetabanı” olarak da bilinen Buhurumeryem, ayrıca
M. Zeki Pakalın’ın Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü adlı kitabında
aktardığına göre bir Bursa kumaşı türünün de adıdır: “Kumaşın, bu
bitkinin şeklinden mülhem bir süs motifi taşıması dolayısıyla bu ismi aldığı
tahmin edilebilir.’’

***

Aynı motifle bağ kuran Behçet Necatigil ise, “Hep korku çiçekleri /
Oldu saksımızı süsleyen.” diye devam ettiği “Korku Çiçekleri” adlı şiirinin
ilk iki dizesinde “Ne peygamber, ne de çan çiçekleri / Ne de buhurumeryem”

diyerek “Peygamber”, “çan çiçekleri” ve “buhurumeryem”i bir arada kullanmıştır.
Bunun sebebi, büyük bir ihtimalle “İsa” imgesi vermek amacını
taşımaktadır: “Ne peygamber/İsa, ne de çan çiçekleri”
Kelimelerin de canlılığı, yaşayışı, ölüşü ve yozlaşması böyle bir şey
demek ki? Bu zarif kelime yerini artık sıklamene bırakmıştır. Asya’dan
Avrupa’ya açılmamız gibi bir şey bu. Batılılaşma/köksüzleşme serüvenimiz
bir çiçekle anlatılabilir miydi, belki buhurumeryem, neden olmasın?
“Korku Çiçekleri
Ne peygamber-, ne de can çiçekleri
Ne de buhûrumeryem;
Hep korku çiçekleri
Oldu saksılarımızı süsleyen.
Ürkek bezgin baktığımız göklerden
Yarınlara güvendi umduğumuz.
Çocuklar, evler ve ekmek…
Ama mutlu muyuz?
Behçet Necatigil
Buhûrumeryem, Kâmuran Şipal’in 1971’de çıkarttığı bir öykü kitabının
ismidir, demiştik bir de. Özellikle “yed-i Beyza” öyküsünde tema olarak
işlemiştir bu çiçeği.

***

Şiir ve Rüya: Gerçeküstü İki Âlem, 18 Ekim 2012

“düşlerini gece uykuda görenler
gündüzün unuturlar onları;
düşlerini gündüz kuranlara gelince,
korkulur onlardan;
kendini değiştirebilenler böyleleridir çünkü,
dünyayı değiştirebilenler böyleleridir.” Cahit Koytak

Hayat rüyalarda gizlidir. Kimimiz hayal eder, kimimiz seyreder, bir başkası ya-
şar bunu. Sonra sıra sana gelir ey şiir!

Bazen bir kelimenin, bazen de bir dizenin ya da cümlenin peşine düşüp gidiyoruz.
Bir rüya bu! Hangi şiir yazılırken rüya gördürmüştür, okurken de rüya gördürür
mü? Hayatın olumluluğunu evetleyen, yaşama sevincini anlatan şiirler bile,
her zaman şairin azap çekmeden, alevler içinde kalmadan, kâbus görmeden şiirini
tamamladığını göstermez. Dile rüya gördüren şair, şiiri rüya âlemine dönüştürür. Artık şiir rüyanın ruhudur, rüyanın gerçeğidir. İnsan isteklerini, eksiklerini, ruhundaki zenginlikleri, hayatındaki fazlalıklarını sığdırır ya da sığdırmaya çalışır ister istemez düşlerine. Rüyaların hayata dönüşeceği noktada şair, somutlaştırmayı devreye sokar; onları hissedilir ve algılanır hâle getirir. Çünkü rüyanın da görüldüğü yer, yazarak nereye varılabilirse oraya kadardır. Şiir rüyayla, rüya şiirle; rüya şiirin en büyük imgesidir.

İmgenin sınırsız bir özgürlük içinde uçması, hatta uçuşması bununla alakalıdır.
Şiir zaten dünyaya ait şeyleri beğenmeme rüyaya kaçış hâlidir. Her ikisi de
gerçeküstü bir âlem!

Şiir rüyayla, rüya şiirleyse, şiirin tadı rüyalarda mı gizlidir? Şiir ve rüya; insanın karanlık derinliklerinden kopup gelen dalgaların oluşturduğu: beyaz köpüktür. Hani Tanpınar da mısra için “deniz köpüğü” demiyor mu, işte öyle bir şey; şiir ve rüya!

Rüyanın yakasından eksik olmaz şiir.

Kaybolanlar İçin Mermer Mevsim, 17 Mayıs 1990 Kozaklı

“Dost işi ‘aceb iş durur cân denizin tutuşdurur
Cânsuzlara bir düş durur ger yorasın sen bu düşü.” (Yunus Emre).

Bayırdaki kayalıklara sıkışıp kalmış.
Oradan neresi görünüyor?
Ötesi. Rüya. Yakaza. Hâl. Bunu bileceksiniz ki gerilimin vardığı yerde gizli metafizik, gizli dil rüya. Geyiklerin sıçrayışı duman içinden ve kayalıklardan. Dehşetengiz bir metafor. Uğunuşu fakirin ima ve ürperişle. Yamaçların bütün dikenlerini yuvarlayıp yüreklere “Meleği gezdiriyorlar işte.”
Aşk dedikleri, “Sürekli bir ilkbahar.”
Gizli metafiziğin sarkıttığı iple. Süre ve mesafe. İroni. Hâlâ bir ateş, bir ateş. Bayırlardan üflenen buğu. Terütaze bir haz ecza gibi hayal ve hayatın arasındaki vadiye(söze, şiire!). Ulu ve güzel. Derin ve uzak öpüşü süt dili rüzgârın suyu! Suyun isyanı sıradanlığın toprağındaki firiğe. Hatıra ve hafızasını kaybedenler için hazin neşidelerle.

Ey aynı anne mevsim, ey kar uykusu mermer!
Şiir rüyadır. Şairlerin nasibine beklediği rüyalar…

Dün Geceki Rüya, 1 Nisan 2015 Şile

Bugünlerde ağrılarım azdıkça azıyor. Sızlıyorum. “Gamlı bir gül” gibiyim. Rüyalarıma girer oldu bu hâller? Oturmuş düşünüyorum. Düşündükçe bir şeyler karaladığım, şiirler yazdığım, düşler kurduğum sağlıklı günlerin anıları hücum ediyor içime. Şükür ki gençliğimde pek bir sağlık sorunum olmadı. Ne ağrı ne bir sızı. Gönülden olan buna dâhil değil!
Dün gece bir rüyamda büyük bir kitap gördüm. Adını okumaya çalışıyorum. Ne yapsam nafile! Bir türlü kitabın adını çıkaramadım. Tam uçurumun kenarından yuvarlanıyormuşum gibi bir hâletiruhiye yaşıyordum ki okuyamadığım kitabın adı belli belirsiz ve bir anda geçiverdi: AĞRI!
Uyandım. Hayrolsun, dedim. Daraltan şey, şifasıyla gelecektir, imanım tam.
Ama yine de, “Şimdi durup dururken,
Niye gerisin geri döndü ki bu ağrılar?” demeden de edemiyorum.
***
Öğle. 12.37… Birden aklıma 2000’lerde Kayseri’de şair Ali Ekecik’le konuştuğumuz Hüsrev Hatemi hocanın Ağrı adlı kitabı geldi. Eve gidince yeniden karıştırmam lazım.
***
Eğer ağrılarım hafifler ya da yok olursa ruhuma pompalayacağım gençlik sevinci aşısıyla bozkıra, kırlara giderek cebime topladığım küçük taşları saatlerce boşluğa fırlatacağım ve deliler gibi seveceğim kır çiçeklerini

Ceylan

Ceylan gitti
Günler birbiri ardına devrildi akşamlara
Kim bilir, daha kaç gün devrilecek?

Pazar Uluması

Pazar ulur
Rüzgâr gibi ulur ulumasına da
Ben koşamam.

Bozkır bir yere gitmez
Deniz ulur, cumartesi peşimde
Az ileride başka bir erte
Ben koşamam.

Bir ay bir gündüzü büyütür
Bir göz bir merhameti
Bir kavuşma bir ayrılığı ulur
Ben koşamam.

Atlar, tazılar, sincaplar
On dört bin kez tamamlar koşusunu
İlk parkuru da ulur hayatın, son parkuru da
Ben koşamam.

Yıldızlar yakınlaşır
Baba ocağı uzak kalır
Gurbet ulur
Ben koşamam.

İçimde bir şey tüter
Gölgeler ya uzar ya biter
Bu evde, bu sokakta, bu bahçede:

Pazar ulur,
Ben koşamam!

İsmail Karakurt