Her gün pansiyonun önünden okula doğru kıvrılıp giderken duvarın üstünden yolu seyreden ağaçlarla selamlaşır, merhabalaşırım. Yol, ağaçlardan sonra tatlı bir yay çizer.
Selam, yol ve derin düşünce…
Kuşluk vaktinde güneş, gözü kamaştırmaz; ama gönlü allak bullak eder aşk! Ey derin düşünce! Ey gürlek sesiyle deli aşk!..
Bir coşkuyla, bir kabarmayla attarların ağaçlarda gördükleri… Dervişlerin iç gözüyle şu çiçekli dalda gördükleri… Ben de görmek isterim. Belki uçarı bir murat! Göremezsem, aşk olsun!
Bugün de evden okula giderken yeni yapraklanmış incir ağaçlarını geçtim. Hatta ıhlamuru, yaban kirazını, çiçeğe durmaya hazırlanan zeytin ağaçlarını, çağlası seyreltilmemiş şeftaliyi, çınarları; zakkumlar ve yabani zambaklar arasındaki bir ağacın önünde durdum. Evet, durdum ve selam verdim; selamımın karşılığı dünya nimeti tonlarca koku oldu. İnceden bakıyorum işte, dokunuyorum adı bir türlü bildiğim bir ağaç olmuyor. Saklı dil dedikleri bu muydu acaba? Dokunmak, incelik istiyor. Değmek, incelik istiyor. Bakmak da, incelik… Kâtip Çelebi’nin dediği “öküz gibi göz ile bakmak değil”, derviş gönlüyle seyrediyorum doya doya. Ben bu ağacı dışından değil içinden seyrediyorum sanki. İçimdeydin. İçindeydim. Birazı beyaz, büyük bir kısmı leylak rengindeki çiçekleri yaprakların koltuğundan salkım şeklinde sarkıyor. Seyrek seten bir çiçek donanması… Ama ağaçtan müthiş bir cem-i cümle güzel koku yayılıyor yol boyunca. Ruh köpüre köpüre demleniyor.
Yol, cem ve dem…
Aşağı yukarı yedi metreye kadar boylanmış ağacın yaprakları da dalları da seyrek. Elips biçimindeki yapraklarının uçları sivri kenarları dişli. Ellerim hâlâ ağacın gövdesinde, ellerimde bir telaş, bir telaş; ağacı, seyrek dallarını, salkım çiçeklerini, bir tespih tanesi kadar iri yere dökülmüş zehirli meyvelerini -ki yürürken meyvelerinin üzerine basılınca çıt sesi geliyor- seyretmeye devam ediyorum. Bu ağaç artık sadece otların, karıncaların, kuşların bildiği bir ağaç değil. Ben de ordaydım, yanındaydım, biliyordum. Bundan böyle ayakları yere basan bir arkadaşı var. Göğün boşluğuna doğru sürüp giden sıkılganlığı bitebilir, köklerini yerin karanlığına daha da güvenle salabilirdi. Evet, gürültüsüz, dallarında mahcup serçeler olan kendi halindeki bu ağacın bir arkadaşı var; konuşunca konuşacak, susunca suskunluğunu paylaşacak bir arkadaşı…
Öğrendim ki sazlıktan ayrılarak gurbeti yaşayan ney gibi esas vatanından ayrı, kabukları ateş düşürücü zehir zemberek bir ağaç yeni arkadaşım. Baklava dilimli ya da deli gönülleri çarparak düğümleyen saç örgülü gövdesinin çatlak çatlak kabuğu parmak uçlarımı acıtıyor. Meyvelerinden tespih, kolye; odunundan nefesli çalgılar yapılıyor. Bu arkadaşımın ailesi kalabalık; kırk cinsi, altı yüz kadar türü mevcut yeryüzünün korusunda. Güneşlere bulanmış geçirgen toprakları ve hızlı büyümeyi çok seviyor. Ağaçlardan arkadaşlarıma yeni bir arkadaş daha katıyorum adı bende kalan.
Bu bir bilmece değil, bir espri… Bilen bilsin… “Fikir ağacı, zikir ağacı, şükür ağacı… Biraz tefekkür ve okuma. Kapının karşısında kapıları açan bir ağaç… Ağacı okuyamayanın, fikri ziyanda mı boy verir? Fikri ziyanda olanın, zikri lâl mı olur? Zikri lâl olanın şükrü var mı ola?..”
Bu bir bilmece değil, bir espri… Bilen bilir… Gövdenin mi, ruhun mu ateşini düşürdüğünü? Otlar, zakkumlar ve yabani zambaklar arasından ışıl ışıl parlamayan seni…
“Tesbihim dizi dizi
Yüreğim sızı sızı
Dilara bir ağaç işte;
Tefekkür dolu yazı.”
İsmail Karakurt
Kuşluk Vakti, 13. Sayı, Mayıs 2009
Son Yorumlar