İstanbul Âşıkları

30 04 2007

Hani  bir  söz   vardır  ‘insan   doğduğu  yere benzer’ diye. Yani doğduğu yerin ruhu ve tabia­tıyla, kendi ruhu ve tabiatı arasında bir ünsiyet, bir yakınlık ve benzerlik ilişkisi kurulur. Hal böyleyken, sessizce ve gizliden gizliye şehirlerin ruhu da yazar ve şairleri kıskıvrak yakalayıverir. Çünkü özlenen bir dünyayı sembolize ediyor şehirler bazen insanın içinde. Şehri kuran o müthiş mimarlar gibi, şehri dile getiren, ona sonsuzluk düşüncesini ve inceliğini katan bir du­yarlılık abidesi olarak şairlerle de karşılaşıyoruz.

 

 

İstanbul’u şiirlerinde, eserlerinde vazgeçilmez bir tema olarak işleyen pek çok yazar ve şairimiz vardır. Ama bunlardan dördü diğerlerinden apayrı bir ruh ile yaklaşmışlardır İstanbul’a. Bunlar Yahya Kemal Beyatlı, Asaf Halet Çelebi, Necip Fazıl Kısakürek, Sezai Karakoç’tur.

İstanbul deyince, Nedim’den sonra akla gelen ayrıcalıklı İstanbul şairi tabiî ki Yahya Kemal Beyatlı’dır. İstanbul için ‘boğazın gerdanlığı’ ve ‘Kız Kulesi’ ne ise, Yahya Kemal de o’dur. İstanbul’da yaşamanın ayrıcalığını tatmıştır. Üstadın bir çok şiirinde; tarihi, semtleri, mavisi, yeşili, sokakları, kokusu, gök kubbesi… ile İstanbul vardır. Seyrine ve sevmeye doyamamıştır. “Kendi gök kubbemiz altında, nice tuğlarla karışmış nice bin at yelesi!.” sesiyle, rüzgârıyla, “hiçbir zaman kader bizi senden ayırmasın.” dileğiyle, ‘ölüm sonu gelmez bir uyku’dayken söyler ebedî şarkısını:

“Sana dün bir tepeden baktım azîz İstanbul!Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer.Ömrüm oldukça, gönül tahtıma keyfince kurul!Sâde bir semtini sevmek bile bir ömre değer.”

Muhteşem bir sevgi, ulu bir aşk! İstanbul’un ruhuyla, ruhları arasında  şair­lerin ‘aşk’ vardır. Müthiş ve mütemadiyen. O İstanbul sevdasına tutulmuşlardan Asaf Halet: “Istan­bul’la ben can ve gövde gibiyiz.” der ‘Istanbul’ adlı yazısında ve şöyle devam eder: “Bazen benim bazen onun rollerimiz değişir, İstanbul olmasa ben olmazdım ama bana öyle geliyor ki ben ol­masam İstanbul da olmayacaktı.” Çılgınca bir sevgi değil mi bu? Varoluşunu, var olanla an­lamlandırıyor. Varlığını bir şehre bağlıyor. Şehre bir kimlik, bir kişilik veri­yor. Ruh akrabalığı kuruyor “İstanbul’umun Dili” adlı şiirinde ise sesten, ipekten ve ışıktan sıçrıyor mısralar:

“annemin dilibabamın diliIstanbulumun diliIstanbullumun diliIstanbulumun efendisihanımefendisisokaklarımın bekçisiyoğurtçusu, balıkçısıcan dilimi konuşanımcanım benimninnilerimi bu dil söyledimasallarımı bu dilbu dille duydum türkülerimibu dille okudum şairlerimi”zâlim beni söyletme derunumda neler var.”

İşte bir İstanbul tiryakisi daha: Üstat Necip Fazıl!.. ‘Canım İstanbul’ şiirinde: ‘Gecesi sümbül kokan / Türkçesi bülbül kokan’ diliyle:

“Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar;Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar.”

diyerek şair, büyüklüğünü ağır bir anlam kat­manı taşıyan bu mısralarla konuşturuyor. Istanbul = Ben. Yahut İstanbul = Necip Fazıl gibi bir özdeşleştirmeyle karşı karşıyayız. Bu hal şairin İs­tanbul’a bakış tarzını ve ona yakınlığını ortaya koyuyor. Bu aralıktan dünya görüşü, tarih anlayışı, bir şehre ve kültürüne bağlılık da ışımış oluyor. Çünkü İstanbul’un her köşesinde “tarihin gözleri var.”  Semtler, kubbeler, minareler, konaklar, saraylar, tanbur, ud, şarkılar, mezarlıklar, hisarlar…her şeyiyle koca bir şehir. “Ana gibi yâr olmaz, İstanbul gibi diyar” olmaz dedirten bir şehir.

“İçimde tüten bir şey; hava, renk, edâ, iklim;O benim, zaman, mekan aşıp geçmiş sevgilim.”

mısraları ile de tasavvuf bahçesinden tayy-ı zaman ve tayy-ı mekân düşüncesiyle bir rüya gi­bi, denizle toprağın birleştiği yer, onda eriyor visale. O İstanbul ki; canıdır, vatanıdır, biricik sevgilisidir şairin.

“Kadını keskin bıçak,Taze kan gibi sıcak.İstanbul,İstanbul…”

Sezai Karakoç’un kalemiyle de mutlak gü­zelliğe ulaşıyor İstanbul. Şairin İstanbul’u tablolaştıran şiirlerine baktığımızda, şehrin kaderi içinde kendi kaderini de görüyor. İstanbul’un tarihi, çeşmeleri, çarşısı, denizi, güzellikleri ile kendini özdeşleştiriyor sair. Bir kasideler şehridir İstanbul:

“Dünyadan daha dünya ahiretten ahiretBir kent ki benzer divan şairi kasidelerine”

Bu kentin tabiatını, tarihini son kez tatmak; kurumuş çeşmelerine ağzını dayamak istiyor ahiret seferine çıkmadan şair. Kız Kulesi ise İs­tanbul’u yeniden bir ipeğe çevirir.”

“İstanbul ey sevgili şehirDön dön karadan gelen sesine.”

diyen şair, bir kasabadan, nehirlerin kıyısın­dan, dağ havası ve tabiatın tazeliği ile bir tayf gibi inmiştir şehrin ortasına. İstanbul’un ortaya çıkışı metafizik yüklü bir şiirdir. Sanat ve insandan yapılma bir şiir. Ruhsal yapılış bu şiiri temellendirir. Şehir imajı, bütün mistikliği, kutsallığı ve evrenselliği ile Karakoç’un şiirine kelime kelime, mısra mısra yayılır. ‘Fecir Devleti’nin baş sitesi­dir İstanbul. Başkentler başkentidir. Ve bir anne gibi tutmuştur ufukları:

“Sen bir uygarlık oldun bir ömür boyuGeceme gündüzümeGözlerinLâle devrinden bir pencereEllerinBaki’den, Nef’i’den, Şeyh Galib’denKucağına dökülen

Altın leylâk.”

 


İşlemler

Bilgi

Yorum yapın

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s




Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.