ŞAİR

14 07 2006

Kuytularda ışıldayan bir endişeyim ben

Yüreğimi serdim zamanın titreşen aralıklarına

Orda… uçuşuyor dünya.

 

Mevsimlerime dil veriyor baharın fecri

Mevsimlerime, mesellerime, bülbüllerime.

 

Bu tabiatın ritmi, bu ateş böceği ve bu otlar

Hayatın yırtılan sessizliği bu

Tüter lekesiz ve çiğdem gözlerde

Yasamak çağrısı, ölmek çağrısı upuzun düşen.

 

Tutup kendimi saklıyorum tozlanmış kağıtlarda

Bir avuç tuza, üflenen hatıralara

Ve tenhasına insanların sıcak ve sessiz

Ağulum! Kefensiz biriyim işte şiirin kıyılarında

Kara bir özlemle kaderimi öpüyor annem

Öpüyor giyinmiş yağmurlarımı, yapraklarımı, kumlarımı

Öpülen yerde  s i m u r g  r e s i m l e r i  güneşi utandıran.

 

Kuytularda ışıldayan bir endişeyim ben!

(Simurg)





Temmuz

3 07 2006

Ter ve tuz. İlk defa bu yaz çok yakıyor. Çayırlar uzak, söğütlerin serinliği de. Hava çok sıcak. Yaprak kımıldamıyor. Yağmur yok. Yeşilden sonra en çok hardal sarısı, adını bilmediğim otların kokusu. Arpaların biçilme zamanı. Orak zamanı yani. Kadınlar uzaklara bakarak kapı önlerinde konuşuyor. Römorklarda otlar urganlanmış, yorgun ve tozlu dönüyor evlerine adamlar. Temmuz, sarı mevsim ortalık. Toprağa atlarını koşturan ateş. Rüzgâr esmiyor. Ağustos yakın gibi, yaz rüyası lambaları kısılıyor. Temmuzun, Sümerce ya da İbranice oluşu umurumda değil, hangi dilden olursa olsun, bir ağacın dibine çöküyorum. Ama söğüt serinliği yok. Yazın eskimiş çölünde giyindiğimiz güneş sadece güneş. İçindeki serinliği arıyor kayıp oğlunu arayan Yakup gibi.





*SİMURG ÜZERİNE – Ali BÜYÜKÇAPAR

1 07 2006

Şiire evet olumluyor hayatın kendisini bu ifadem. Baharda müsbeti çoğaltarak aş­kın kandilini yakmak… Sonra dönüpte yağ­murlarla sırılsıklam başını öne eğip gözle­rinin dervişiyim diyerek, fısıldayabilmek.

Uzun soluklar, belki evrenin ilk ılık nefesi gerek. Katı mekanın gerçekliğini zamanın sislerini dağıtan, sözü karşılamak ona merhabalar demek için :

Günaydın bana geri gelen şiir

Bana geri gelen anıt

Bana geri gelen kalbim

Bana geri gelen kalbimin ay ışığı (1)

Kalbimiz harflerle. Önce söz vardı sonra da söz olacaktır. Kaosların sözle yı­kanması evreni ve içindekileri varkılmamış ki.

Seni bir kere tanıdıktan sonra

Yaşamak acısını da tanıdım

Bu acıyı beraber tadalım mâra (2)

Hayat, varlık, değerler, semboller, imlerin dünyası, pandoranın kutusu ne çıka­cak acaba bu defasında! Kendinin farkına varan insan nasıl seslenecek, siteyi nasıl kuracak. Taş taş üstüne konularak yapılan erdemin şan neyle inşa edilecek.

Söz şairindir,

ve geceyi çizen şiir dağılmakta

bak! işte şair

ellerin dolu (n) ay

gibi düşüyor, aşkla

söz kuşlarının üstüne

bolüne devrile  (Sh. 43)

Kuş imleri İsmail Karakurt’ta Simurg’a dönüşüyor. Rivayete göre Kaf dağında yaşadığı varsa­yılan uzun boylu, tüyleri renkli, yüzü in­san yüzüne benzeyen, çok yükseklerde uçan, yere konmayan, adı var kendi yok bir kuş. Otuz kuş büyüklüğünde, otuz renkli ve otuz kuşun alametini taşıdığı için “otuz kuş-otuz renk” anlamına geliyor Simurg.

Yitik cennet elbet bir gün bulunacak­tır; ama oraların özlemi hiç bir dem bit­meyecektir. Ait olduğumuz evrensel boyuta ulaştığımız anda varoluş çiçekleri göğerecektir.

İlk ilke Simurg’dur (3)

Buna insanlık idesi, ilk akıl, ilahi sır da denir ki bu ele alınan insanın, çeşitli özellikle-rini kapsar. Mükemmel insan ev­renin ruhu, evrende onun suretidir. Onun için evrene en büyük insan ismi veril­miştir.

Yeryüzü sürgünü bizi arındıracak. Ateş le imtihanımız ise donanımlarımızı çeşitli boyutlara hazırlayacaktır. Hak yokluk ay­nasında zuhur eder. Varlıklar ve eşya yok­luk aynasındaki akislerden ibarettir. Madde alem ve tüm varlıklar kendi asıllarına ve zatlarına göre yok, Hakka göre vardır. Varlıklarını ondan alırlar. Bunun dışında onlara atfedilen varlık bir vehim ve bir hayaldir.

 

Yokluğunda var olan

Varlıkta bilmez ademi (Mahvî) (4)

 

Kendini gerçekleştiremeyen acaba var­lığın hangi oluşumunda yer alacaktır. “Ben kendimin şerhiyim” (Sh 37) ifadesini dilimizle söylediğimizde bunun olumlamasını neyle yapacağız. “Suçluyu mutlaka bulacaklar.” (Sh 29) Evet, suçlanan sorumlu­luğunu insan olma erdemini kaybedenler mutlaka bulunacaktır.

Kitabın kapağının içinde sislerle bir­likte tarihin hem de çok öncelerinin sesleri duyuluyor. Veda’lar, Mezmur’lar, İsa, Yu­suf, Süleyman’ın sözleri bize kültürümüzün kökenini bir daha hatırlatıyor. Yaşama bil­gisi kaybolmuştur. Evrenin neresinde bulu­nursa elbet sahip çıkılacaktır. Nuh tufanıy­la yıkanan dünyamız kuş resimleri ile tek­rar dirilecektir. Şair çağırıyor;

 

Seni seniİçimdeki dağ nergisi

Lekesizliğe çağır beni.” (Sh 13)

 

Lekelendi yaşamımız hem de binlerce anlamsız kaygılarla. Her dem yenilenen çağ­rı nasılda unutturulmaya çalışılıyor öyle. Hayat ona dirilik veren fikirler ve sonsu­zun sızısı. Sezai Karakoç’un:

Gelin gülle başlayalım şiire atalara uyarak

Baharı kollayarak girelim kelimeler ülkesine.” (5)

 

Çağrısına İsmail Karakurt, kitabına aldığı ilk şiirine gülle başlıyor. Dahası “gülü içi­me atıp söyleşirim” (Sh 11) ifadesiyle bunu daha da güzelleştiriyor. Konuşmak beraber olmak için gül ne iyi bir imgedir. Sanki gül kokuları duyuyoruz bizi esrik kılan, “Gül Yetiştiren Adam”larımız olurdu bizim. Karanlığın hoyratlığına direnen, uzadıkça gece nihâyetinde gündüzün geleceğini etra­fa fısıldayan nerde o insanlar. “Kuşlar Sü­leyman’ı bekliyor” (Sh 35). Biz ise gül yetiştiren adamları.

Medeniyet tercihimiz bize devamlı kı­yamet provaları yaptırıp durmakta; kendi aidiyetini sorgulayan insanımızın şarkısı her zaman değişik olmaktadır. Şiir ki ni­hayetinde;

Şiiri indir ruhum! kanın hikayesi uzamasın

uzamasın şiir

Şiir ki azgın bir kıyamet denemesi

son kuşatmanın telaşıyla

tutuşan kemiğimden çıkıp

yine görüneceğim camdan elbiselerle” (Sh 38)

 

demektedir.

 

*İsmail Karakurt, Simurg (Şiirler) İst. 1992  M.E.B. Yayınları

**Bu yazı;YALNIZARDIÇ DERGİSİ / 2, (Kahramanmaraş)’nde yayımlanmıştır.

 

DİPNOTLAR

·  Sezai  Karakoç, Şiirler II  İst. 1978

·  Asaf Halet Çelebi, Om Mani Padme Hum

·  Süleyman  Uludağ, Tasavvuf Terimler Sözlüğü İst. 1991

·  Süleyman  Uludağ, Tasavvuf  Terimler Sözlüğü İst. 1991

·  Sezai  Karakoç. Şiirler IV ist. 1978